Benim Bayramlarım

deliye her gün bayram misali bana da her gün bayram anasını satayım. bu lafımdan her gün deliler gibi sevinçli olduğum, mutluluk denizinde büyük kulaçlar ile engini arşınladığım zannedilmesin. şunu demek istiyorum: diğer günlerim nasıl boktan ve sıkıcı geçiyorsa bayram da aynen öyle geçecek hiç bir farkı olmayacak. durum bu iken deliye her gün bayram lafı biraz çarpıtarak da olsa bana uyuyor.

tembelliğimden not edemeyeceğim ama yine bir rekor kıracağımızdan eminim. bakalım bu bayramda nerelerde ve nasıl ölecek necip türk milleti. “karayolları kan gölüne döndü”, “otoyolda bayram terörü” başlıkları yine bolca kullanılacak gazetelerde. zira biz türkler en iyi yapabildiğimiz şeyi bu bayramda da elimizden geldiğince yapacağız: ölmek ve öldürmek. bundan daha iyi başardığımız bir şey yok galiba. nefis ölürüz, tadımızdan yenmez. şofbenle ölürüz, evimize kamyon girer ölürüz, hemzemin geçitte trenden daha hızlı olacağımızı ispat etme çabasıyla ölürüz, karşıya geçmek için üstgeçiti değil de altındaki yolu kullanıp ölürüz, birbirimizin g.tüne kompresörle hava basar ölürüz. mevzu yeter ki ölmek olsun, biz bir yolunu ve mümkünse en saçma olanını bulup illaki ölürüz. ölmek ve mümkünse öldürmek (ki mümkündür) yegane  becerimizdir. gerçi bu becerimiz sadece bayramlara özgü değil ama bayramla gelen beş-on günlük tatiller de uzun soluklu nefis performanslar sergiliyoruz.

en sevdiğimiz şeylerden biri de “nerde o eski bayramlar” geyiği. bayılırız bu geyiğe. evire çevire, bıkıp usanmak nedir bilmeden yıllarca bu geyiği ısıtıp ortaya süreriz. bayram sabahı ile birlikte tedavüle girer bu cümle. akabinde hemen yaşlı insan avına girer güzide medyamız. özellikle akşam haberlerinde kullanılan haber soytarıları vardır. bunların görevi abuk subuk haberler yapmaktır. çok ciddi bir sürü haber verildikten sonra birazda geyik yapıp halkımızı azıcık da olsa eğlendirelim anlayışı ile bazı abuk tiplere çok saçma, hatta bazen absürt bile diyeceğimiz haberler yaptırılır. mesela bu haber soytarıları yazın gelişi ile birlikte hemen asfalta koşup yumurta kırarlar, ingiliz bilim adamlarının kadınlar erkekten daha çok uyuyor haberini istiklal caddesinde halka sorarlar, sahilleri ve parkları dolaşıp istanbullu hafta sonunu böyle geçirdi diye bize bizi gösterirler, çarşı pazar dolaşıp vatandaşın alışveriş torbasına bakarlar falan filan. bunların şahı da şahbazı da ömür varol dur. reha muhtarlı show haber zamanında inanılmaz işlere, absürt ötesi mevzulara el atıp bizim dudaklarımızı hep açık bırakmıştır. neyse kaldığımız yerden devam edelim. bayramın gelişi ile beraber özellikle bu haber soytarıları hemen yaşlı insan avına çıkar. buldukları yaşlı insanlara “amcacım/teyzecim eski bayramları özlüyor musunuz?”, “o zamanki bayramlar daha mı güzeldi?”, “neler değişti?”, “o zaman ki ve şimdiki bayramlar arasındaki 7 farkı bulabilir misiniz?” gibi abuk soruları bıkmadan ve hatta usanmadan sorarlar. tamam son örnek soru çok abartı oldu biliyorum. bu yaşlı insanlar da hemen “ah nerde o eskiler” diye başlarlar. sanki yıllardır yaşlanayım da birileri gelip bana bunu sorsun diye beklemiş ve beklerkende sıkı bir hazırlık yapmış gibilerdir.bohçalarında bir sürü hikaye vardır anlatılacak. ama haber bültenlerinin de bir süresi vardır. o yüzden, o heybeden kısa bir iki anı çıkartılır ve “ahh evladım nerde o eski… kalıbı ile başlayan bir sürü cümle orta yere israf edilir. sonra da haber soytarısı çok çalışıp hazırlamış olduğu, kapanışa uygun, durumu özetleyen ama komedi de barındıran  nefis bir cümleyi bize doğru göndererek sözü haber merkezine bırakır.

hala devam ediyor mu bilmiyorum (tv ile bağım eskisi kadar iyi değil, hiç düzeyine indirmeye çalışıyorum) televizyon kanalları bayram özel işkenceleri hazırlar. her gün gördüğümüz bir sürü isim, sanki uzun zamandır hiç bir yerde görünmüyorlarmışda kanalın büyük uğraşısı sonucunda televizyona çıkmaya razı olmuşlar gibi gösterilir. bayram özel eğlencesi diye her akşam üç beş şarkıcıya kısa konserler verdirilir. adam yıllardır atv’ de “ibo show” programını yapmaktadır. her magazin programında, hatta her gazetede bir şekilde ya da her şekilde düzenli olarak görünmektedir. istemesek bile gözümüze her yerden zaten sokulmaktadır. ama bayram özel eğlencesi fragmanında öyle bir sunarlarki, dersin pink floyd’ u tavlayıp getirmiş mübarekler. o derece yani. ibrahim tatlıses, alişan, alişmayan (ööğğ berbattı), demet akalın, sibel can, falan filan. ulan zaten hepsinin kendi programları var. her hafta yeterince çıkıp söylüyorlar. sonra her hafta biri diğerinin programına konuk olup, orada da söylüyor. magazin programı denen zırvalıklar bunların konserlerini gösteriyor durmadan. yani istemesek bile biz bunların kıçındaki kıla kadar ezeberlemiş durumdayız bunları. ama buna rağmen bayram özel şeysi diye, büyük bir başarı şeklinde gösteriliyor bu işkenceler. bu programlarda da bu tanınmış simalar, muhterem kişilikler çıkıp genellikle playback yaparlar. zaten çoğunun canlı söyleyecek yeteneği yoktur. neyse, araya da zamanın komiğine (artık o aralar komiklik mevzusunda kim popüler ise) bir iki komiklik yaptırılır ve bayram işkencesi yayına verilir. bu konuda beni en çok sinir eden mevzu şu olurdu; mesela çarşamba günleri yayınlanan güzel bir program olur ve siz de onu izlemek istersiniz ama bayram çarşamba gününüde kapsadığından yayın akışında değişiklik yapılır ve o güzel program yerine böyle işkenceler konurdu.

bizde pek olmaz ama bir de bayram ziyaretleri mevzusu var. biz genellikle evine misafir gelen aile rolüne çıkardık. tamam diğer aileler ile kıyaslayınca misafir sayımız çok ama çok düşük kalırdı ama bize yine de çok gelirdi bu sayı. neyse her nasılsa uzak akrabalardan birileri bir şekilde bizim kapıyı çaldığı takdirde bizler evin çocukları olarak kendi odamıza kapanırdık. içe dönük, dışarışı ile bağlantısı çok az olan ve bundan dolayı yalnızlığı ile beslenip ileride büyük sanatçılar olacak tipler değildik. bizimki sıkıntıdan kaçış idi. en son on sene önce sizi görmüş birinin size sırf muhabbet olsun diye “ne kadar büyümüş”, “o zamanlar sen daha şu kadarcıktın (elini halıya paralel ve yakın bir mesafede tutarak)” demesi muhabbet olarak bizi açmıyordu. konuşacak bir konu olmayıp insanların sıkıntı ile birbirlerine bakması son derece saçma gelirdi. dolayısı ile biz hemen odaya kaçardık. o yüzden sülale içinde pek tanınmayız ve sülalemizide pek bilmeyiz. annemizin “bir merhaba deyin en azından” lafları bile eğer terlikle desteklenmemiş ise pek fayda etmezdi. misafirlik ile sevdiğimiz şey gelen misafirlerin gidiş anları idi. onlar gittikten sonra biz oda dan çıkar ve eğer yanlarında bir şey getirmişlerse bayram ederdik. bayram içinde bayram ederek olayı ikiye katlayabiliyorduk. yaratıcı olduğumuz tek mevzu bu idi galiba. dediğim gibi bize nerdeyse hiç gelmezdi misafir. genelde sülalenin yaşlıları gelirlerdi. onlarda toprağa karıştıklarından beridir kimse kapımızı çalmaz oldu. sadece “bayramınız kutlu olsun” diyen çocuklar var. onlarıda biz kovuyoruz zaten hemen kardeşimle beraber. zaten azıcık şeker var bir de onlara mı vereceğiz. bu aralar bayram kutlamasına sadece çocuklar gelmiyor. daha önce hiç görmediğimiz büyük kişilerde gelebiliyor. mesela bize tanımadığımız yirmi-yirmibeş yaşlarında iki kişi apartman kapısından zile basmak sureti ile bayram kutlamasına geldi. evde olmamamız onlar için bayram olurdu herhalde ama en azından şeker verip gönderdik. dikkatli olun.

deliye her gün bayram, bana her gün sıkıntı. bayram olması bir şeyi değiştirmedi ben yine sıkıldım. bana müsaade size iyi bayramlar.

Onun Bunun Yapımcısından

Bazı filmlerin fragmanlarında bilmem ne filminin yapımcısından diye bir ibare geçiyor ya ben bu laftan bir şey anlamıyorum. Yani yapımcı dediğin benim bildiğim kadarı ile (tabi yanlış biliyor olabilirim) parayı bastıran adam demek. Yani dolayısı ile tüccar insan oluyor. İş yapacak bir projeye üç yatırıp onbeş-yirmi alma peşinde koşuyor. Şimdi durum bu iken fragmanlarda bilmem ne filminin yapımcısından demeleri bana hiçbir şey ifade etmiyor. Bu adam filmi yazmamış, yönetmemiş, kamera karşısına geçip oyunculuk yapmamış ve belki sette kimseye bir bardak su bile vermemiş. Faize parayı yatırmış günün gelmesini bekliyor sadece. Ee yani bu durumda Jerry amca bu filme para yatırdı inşallah tez zamanda parasını katlayarak toplayacak gibi geliyor o cümle bana

Bir de bu filmleri öven cümleler olur. Bilmem ne gazetesinin-dergisinin yazarıdır ve film hakkında bir şeyler söylemiştir. Afişlerde de bu cümleler kullanılır ve hemen yanına da yazarının adı yazılır ve ciddiyeti arttırsın diye çalıştığı yerin adıda ilave edilir. Altta Birkaç örnek sıraladım.

Bir film bu kadar mı iyi gelir yüreklere…(Bilmem Kim / Falanca Gazete gibi)
Usta bir yönetmen, usta oyuncular, iyi bir film…
Sıcacık bir film.
Hem geleneğin devamı hem de yeni bir şey.
Çağdaş sinemanın ilerici uçlarında bir film.
Kendinden emin, etkileyici bir ilk film.
Dünya üzerindeki en büyük hit.
5 yıldızlı bir gösteri

falan filan gibi. Benim merak ettiğim nasıl da bulup yazıyorlar böyle kallavi cümleleri. Ya kardeşim bir kişi de çıkıp demiyor mu

Ben yandım siz yanmayın. O derece yani.(Bruce Jackson / Herald Tribune)
Kesinlikle uzak durulması gereken bir yapım. (Veli Demirdelen / sinemasal dergisi)
Verdiğim bilet parası kol gibi girdi. Oy anam, aman aman. (berra demir / filmizleyelim.com)
Y.rrak gibi bir filmdi. Zaman da geçmek bilmedi bir türlü. (kemal valla / özgerçek)

Hiç mi böyle söyleyip yazan yok. Ne kadar boktan film varsa hepsi için böyle enfes cümleler döktürüyorlar anasını satayım.

Sana Ne Benim Hayallerimden?

Bu aralar habire karşımıza çıkan bir reklam var. Kredi kartı reklamı. Hayallarinizden ne zaman vazgeçtiniz diye sorup, bu vazgeçtiğimiz hayalleri bir liste halinde ekrana getiriyor. Onu yapacaktın, bunu yapacaktın, ne oldu hiç birini yapamadın değil mi? Al bizim kartı valla süper olur her bir şeyi yapabilirsin bununla diyor. Size ne ulan bizim hayallerimizden. Gerçekleşti ya da gerçekleşmedi size ne? Her şey bitti şimdi sıra hayallerimize mi geldi? Gösterdikleri hayaller de bir ilginç. Yıllar boyu insanlara dergilerinizle gazetelerinizle televizyonlarınızla belli bir yaşam şekli empoze edin. Bizim olmayan bir yaşamı bize dayatın, onu istememizi sağlayın. Biz bunlara ulaşamayınca da ne oldu yapamadın değil mi diyerek saçma saçma konuşun.

Vazgeçtiğimiz hayallerden birinide çiçek çocukları görüntüsü eşliğinde “Sahi siz dünyayı değiştirecektiniz” diyerek hatırlatıyorlar. Hımm devrim içinde bu kart gerekiyormuş meğer. Ondan olmamış demekki. Zaten kartın kendisinide devrim olarak nitelemişler. Evet biz belki bir şeyi değiştiremedik ama sizler maşallah değişmek konusunda pek bir maharetlisiniz. Alın kartınızıda …..

Aylaklık Dönemi

bir zamandir eve hapsoldugum icin kendimi sinemaya ve muzige vermis durumdayim. İzleyici ve dinleyici olarak tabi. Son yedi gun içerisinde izlediğim filmler ile ilgili izlenimlerimi kısa kısa paylaşayım istedim.

Lions For Lambs

Irak savaşı ve Amerika’ nın uluslararası siyaseti ile ilgili olan film beklediğimden daha güzel çıktı. Keyifle izledim.

Senaryo : Matthew Michael Carnahan
Yönetmen : Robert Redford
Oyuncular : Robert Redford, Meryl Streep, Tom Cruise

Trade

Meksika’ da başlayıp Amerika’ ya uzanan ve sürükleyici bir şekilde temposunu düşürmeden hikayesini anlatan bir film. Forever Lilya filmini hatırlattı. Özellikle küçük çocukların nasıl kaçırılıp satıldığını ve seks işçisi haline getirildiğini anlatıyor. Güzel bir film olmuş. İzlerken öfke doluyorsunuz.

Senaryo : Jose Rivera
Yönetmen : Marco Kreuzpaintner
Oyuncular : Kevin Kline, Cesar Ramos, Alicja Bachleda-Curus, Paulina Gaitan

Reservation Road

Fena bir film değildi. Özellikle Mark Ruffalo çok güzel oynamış. Onun içine düştüğü durumu ve açmazlarını birebir yaşıyorsunuz. Bir trafik kazası sonrasında oğlunu kaybeden bir aile ve çocuğu öldüren kişinin dramını anlatan bir film.

Senaryo : John Burnham Schwartz, Terry George
Yönetmen : Terry George
Oyuncular : Joaquin Phoenix, Elle Fanning, Jennifer Connelly, Mark Ruffalo

Public Enemy (Gonggongui jeog)

Kore yapımı güzel bir film. Filmin başındaki monologu buraya aktarıyorum.

“Ben bir polisim. İnsanların hayatlarını huzurlu ve mutlu kılmak polis kuvvetlerinin kahrolası sorumluluğudur. Ülkenin dört bir yanında hizmet eden 150,000 polis var.

Her 300 vatandaşın güvenliği için bir polis sıkı çalışıyor.Bir polisin hayatı, taşıma suyla yangın söndürmek gibidir. Siz kuyudan su çektikçe, yangın öncekinden daha da büyür.

Polisler suçları araştırıp engel olurlar. Yataktan kalkar kalkmaz gangsterleri ve hırsızları yakalarlar. Ama suçlar, o sönmeyen yangın gibi tükenmek bilmeden olmaya devam eder.

Polisler, tehlikenin ortasında korkusuzca görev yaparken aldıkları madalyalar kadar yaralanırlar ve yara izleri olur. Kahretsin! Polis olalı on iki yıl geçmiş. Ama bu süre boyunca hiçbir şey değişmemiş. Hala düşük maaş alıyoruz ve hala eve gidemiyoruz.

Karısına iyi bir koca olmak ve çocuklarına iyi bir baba olmak,hiç yaşayamadıkları bir şey.

Bu gece bile, merkez içi veya dışında, tüm gece görevdeler. Ülkesine ve insanlarına kendini adayarak barış ve düzeni muhafaza eder, ve vatandaşlara hizmet ederler.

Ölmedikleri veya delirmedikleri sürece her polis bu şeyleri yapmalıdır.

Bunlar benim için de geçerli. Çünkü neticede ben de bir polisim. Ama, ben bu şeylerin hiçbirini yapmam.

Senaryo : Hyeon-jeong Kim
Yönetmen : Woo-Suk Kang
Oyuncular : Bir sürü çekik gözlü. Hepsi birbirine benziyor
Oyuncular (bu defa ciddi) : Kyung-gu Sol, Sung-jae Lee, Shin-il Kang, Jeong-hak Kim

Paint Your Wagon

Clint Eastwood’ u müzikalde görünce çok şaşırdım. Ama amca zaten müthiş, müzikalde de çok iyi oynamış. Tavsiye mi? Ederim tabi. Çok güzel bir film. Kadro iyi, konu iyi, oyuncular iyi. Daha ne olsun, keyifle izleniyor.

Senaryo : Alan Jay Lerner (adaptasyon : Paddy Chayefsky)
Yönetmen : Joshua Logan
Oyuncular : Lee Marvin, Clint Eastwood, Jean Seberg

How to Steal a Million

Yetenekli bir ressam. Ünlü ressamların resimlerini taklit ediyor ve herkese orijinal diye gösterip satiyor.Bu taklitçilik onun babasinda da mevcut. Aile yadigari bir heykel, tabi ki o da sahtedir, bir gün sergilenir ve olaylar gelişir. Bu cümlenin de hastasıyımdır; ve olaylar gelişir. Yazacak daha da bir bok bulamıyorum der gibi. Yetenekli ressamın kızı rolünde Audrey var. Bu bile filmi izlemek için yeter sebep. Ama böyle diyerek filmin hakkını yemeyelim. Gayet güzel ve eğlenceli bir film.

Senaryo : George Bradshaw (öykü), Harry Kurnitz (senaryo)
Yönetmen : William Wyler
Oyuncular : Audrey Hepburn, Peter O’Toole, Eli Wallach, Hugh Griffith

The Water Horse: Legend of the Deep

Küçük bir çocuk, efsanevi bir yaratık olan denizatı ve aralarındaki sevgi. Falan filan. Fena bir film değil ama ben pek keyif alamadım.

Senaryo : Robert Nelson Jacobs
Yönetmen : Jay Russell
Oyuncular : Bruce Allpress, Geraldine Brophy, Eddie Campbell, Ben Chaplin

The Interpreter

Cok buyuk bir beklentim vardi galiba bu filmden. Fena degildi ama rahatlıkla, utanıp sıkılmadan, daha iyi olabilirdi diyebilirim. Alfred Hitchkok filmlerini andırıyordu. Belkide yeniden çevrimdir. Eğer öyle ise Alfred amcanın çektiğini izlemek lazım.

Senaryo : Martin Stellman, Brian Ward
Yönetmen : Sydney Pollack
Oyuncular : Nicole Kidman, Sean Penn, Catherine Keener, Jesper Christensen

Fikret Bey

Adından da anlasilacagi üzere yerli film oluyor. Yasli bir amca vardi. Bu amcanin bir fabrikasi vardi. Bazi esnaflardan alacagi var ama alamiyor, oglu da siyasi sebeplerle yurt dışına çıkmış. Bu amcanin bir de bekçisi var iş yerinde. Amca tamam da bekçinin oyunculuğu olmamış gibi geldi. Uyudum filmin bazı yerlerinde. Öğrenci işi bir film gibi duruyordu film. Yönetmen bunu okusa döver beni herhalde. Öyle işte.

Senaryo : Selma Köksal
Yönetmen : Selma Köksal
Oyuncular : Erol Keskin, Fuat Onan

Sıkıldım yazmaktan. Diğer filmleri çok hızlı geçeceğim.

Bes Vakit

Bir Reha Erdem filmi. Büyük bir ustanın elinden çıkmış. Söyleyecek bir şey bulamam. Edebimle oturur izler, saygı duyarım. Şiir gibi film.

Hancock

Bir hollywood zırvalığı. Çok fazla sanat filmi izleyip kafayı sulandırınca ayılmak için izledim. Beğenmedim, sıkıldım.

Cassandras Dream

Woody Allen filmi izledim ve beğendim. Entel olabildim galiba sonunda. Neyse güzel bir film der kaçarım.

Kalifornia

93 yapımı imiş ben daha yeni gördüm. Sürükleyici güzel bir film. Özellikle küt saçlı abla çok iyi. Michelle Forbes’ di galiba.

Mongol

Az önce izledim. Moğol hanedanlığının kuruluş döneminde geçiyor ve tam da bunu anlatıyor. Savaş sahneleri güzel çekilmiş. Etkileyici bir film. İzleyin pişman olmazsınız.

Son olarak onlar olmazsa ben berbat ingilizcem ile bu filmlerden bir bok anlamazdim diyerek altyazilari cevirip bizlere sunan değerli çevirmen kardeşlerim ByRoN, Neottoman, Tr.heman, Deerhunter, Dante66, Akaramirez’ e ve diğer tüm çevirmenlere teşekkürü bir borç bilirim.

Blood Diamond Film Müzikleri

Güzel filmin aynı güzellikteki müziklerini barındıran albüm. James Newton Howard’ ın (http:// www.james-newton-howard.com ) elinden çıkma. Geçen hafta bu abimizin müziklerini yaptığı iki film daha izledim. 2005 yapımı Sydney Pollack imzalı “The Interpreter” ve yönetmen Jay Russell imzalı 2007 tarihli “The Water Horse: Legend of the Deep”. Bu filmleri çok beğenmesemde müziklerini sevdim. James abi iyi iş çıkarmış bu filmlerde de. Blood Diamond Film Müzikleri albümü zevkle dinleyebileceğiniz bir çalışma olmuş. Zaten filmin başarısında ne denli bir etkisi olduğunu bu albümü dinlediğinizde daha iyi anlayabilirsiniz. Şarkı listesi de şu şekilde:

1. Blood Diamond Titles [1:32]
2. Crossing the Bridge [1:41]
3. Village Attack [1:52]
4. Ruf Kidnaps Dia [3:02]
5. Archer & Solomon Hike [1:55]
6. Maddy & Archer [1:56]
7. Solomon Finds Family [2:09]
8. Fall of Freetown [4:45]
9. Did You Bury It? [1:36]
10. Archer Sells Diamond [1:40]
11. Goodbyes [2:40]
12. Your Son is Gone [1:21]
13. Diamond Mine Bombed [4:31]
14. Solomon’s Helping Hand [1:11]
15. G8 Conference [2:36]
16. Solomon & Archer Escape [2:12]
17. I Can Carry You [1:30]
18. Your Mother Loves You [2:24]
19. Thought I’d Never Call? [3:56]
20. London [2:38]
21. Solomon Vandy [2:11]
22. Ankala – performed by Sierra Leone’s Refugee All Stars [4:12]
23. Baai – performed by Emmanuel Jal/Abdel Gadir Sallm [4:37]24. When Da Dawgs Come Out to Play – performed by Bai Burea/Masta Kent/Bullet Rhymes [3:19]

Tuğba Ekinci – Condom

Yerli bir müzisyenin son albümünü araken, sitenin birinde denk geldim Tuğba Ekinci isimli şahsiyetin albümüne. Öncelikle albüm kapağı dikkatimi çekti. Ön ve arka olarak ayrı ayrı ve her biri diğerinden daha fazla çekti. Sonra albümün şarkı listesine bakınca daha bir hayran oldum kendisine. Özellikle ilk üç şarkıyı peşpeşe getirerek çok önemli bir mesaj vermişler. İndirip dinlemedim o yüzden içeriği hakkında hiç bir bilgim yok. Ama şarkı isimlerinin ve sıralamanın üzerinden yapılan bu cinliğe helal olsun dedim. Evet.


01- Condom
02 – Yoksa
03 – Vermem
04 – Dert Olsun
05 – Ayna Ayna
06 – Ben Güzelim Ya
07 – Sarışınım
08 – Prensimdin
09 – Condom (Clup Mix)

Yürürken

İstiklal’ de yürürken Kerem Tüzün’ ü gördüm. Evet ben bugün ünlü gördüm, ama tam olarak emin değilim belkide benzetmişimdir. Kurban dinleyesim geldi. İlk iki albümlerini beğendiğim bir gruptur. Üçüncü albümleri (insanlar dı galiba) doğru dürüst dinlemediğim için bir şey demeyeceğim. Dağılmışlardı ama sonra tekrar bir araya geldiler diye biliyorum. Şu anda da ilk albümlerini dinliyorum. Güzel şarkılar, iyi çalmışlar. İnsanı coşturuyor, feci gaz veriyor. Kerem Tüzün’ ün bunda çok büyük katkısı var.

Ayrıca Beste Bereket’ i de gördüm. Utanmazlığm devam ediyor. Gördüğüm tüm ünlüleri yazacağım. Ama Beste’ yi gördüm diye gidip Türev’ i izleyesim gelmedi hiç.

Perihan Mağden

Bu kadını oldum olası sevemedim. Yazılarından dolayı yani. Kaç kere okumaya çalıştıysam saçma üslubundan ve garip mizahından dolayı afakanlar bastı bedenimi ruhum daraldı ve bıraktım elimden gazeteyi. Biraz aradan sonra başka sayfalardan devam ettim gazeteye. Bugünkü yazısıda çok ilginç olmuş. Kaydetmek lazım. Yıllar sonra niye sevmiyordum ben bu kadını diye soracak olursam çıkarır bu yazıyıda gösteririm kendime.

Bugünkü yazısı

Başbakan ve Şantaj

Bir kaç gündür ülke gündemini meşgul eden bir olay var. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve medya devi Aydın Doğan karşıklıklı atışıyorlar. Almanya’ daki Deniz Feneri derneği paraları iç etmiş ve kaçak yollardan Türkiye’ ye sokmuş. İddialar arasında paraların Başbakan’ a kadar geldiği söyleniyor. Başbakan açıkça benimle alakası yok demiyor da Aydın Doğan’a bunu niye haber yaptın diyor. Daha da önemlisi durumu düzelt yoksa bende bazı açıklamalar yaparım diyor. Deniz feneri olayını bir kenara bırakalım. Aydın Doğan’ da Recep Tayyyip Erdoğan’ da sütten çıkmış ak kaşık değiller. Benim kafama takılan asıl mevzu başbakanın Aydın Doğan’a hitaben “ Sana bir hafta süre veriyorum. Yoksa açıklarım.” demiş olması. Bu cümle ile başbakan açıkça şantaj yapmıyor mu? Bir hafta içinde benim dediklerimi yapıp olayı kapat yoksa elimdekileri ortalığa dökerim diyor. Madem elinizde bir şeyler var sayın başbakan neyi bekliyorsunuz? Elinizde herhangi bir belge olup onu açıklamamanız şu anda suç işlediğiniz anlamına gelmiyor mu? Bakalım bu olayın sonu nereye varacak demiyorum çünkü bence olay yavaş yavaş sessizlik içine çekilerek kapatılacak.

Joshua (2007)

“Seni asla, kimse sevmeyecek.”

Güzel bir gerilim filmi. korku filmlerinde bolca kullanılan, doğaüstü varlıklar, kapı ya da merdiven gıcırtısı, hızla kapanan kapı gibi klişeleri barındırmıyor. Oyuncular çok başarılı. Okuldan yeni mezun olmuş dört genç hafta sonu için kampa gider gibi binlercesi çekilmiş ve artık sıkmış olan korku filmlerinden ziyade daha yavaş tempolu ve gerçekçi konulu korku filmleri sevenleri tatmin edeceğini söyleyebilirim. Filmin sonlarına doğru parktaki dayak sahnesi sırasında Joshua’ ya özellikle dikkat edin.

Herhalde iş yapmaz diye ülkemizde gösterilmemiş olan filmin konusu kısaca şöyle : Cairn ailesi Manhattan’da refah içinde bir yaşam sürmektedir. İşinde oldukça başarılı bir koca olan Brad ve ilk çocukları Joshua’nın yaşattığı zorlu bebeklik döneminde hayli yıpranmış eşi Abby’nin ikinci çocukları Lily dünyaya gelir. Ailenin yeni üyesinden hoşnut gözükmeyen tek kişi ise oldukça zeki ve yaşıtlarından çok farklı bir çocuk olan 9 yaşındaki ağabey Joshua’dır. Tüm yetenekleri ve zekasına rağmen anne babasının kendisini sevmediğini düşünen Joshua, kendi sahip olmadığı mutluluğun acısını tüm ailesinden çıkartmaya kararlıdır.

Künyesi şu şekilde :

Senaryo : David Gilbert ve George Ratliff
Yönetmen : George Ratliff
Oyuncular : Sam Rockwell … Brad Cairn
Vera Farmiga … Abby Cairn
Jacob Kogan … Joshua Cairn

Sonraki Sayfa »